


Bu Cumartesi İdil'in Galata projesi nedeniyle gitmek istediğimiz ve ertelediğimiz Galata ziyaretimizi gerçekleştirdik. Hava açık ama ayaz, karınlar açıkmış halde, bir de Kule'ye çıkmak için kuyruk yok mu? Bu durumda rotayı meydandaki Kiva Han' a çevirmekten başka çare kalmadı tabii. Kiva Han, Kadıköy'deki Çiya'nın veya Acıbadem'deki Çanak'ın daha modernize ve haliylen menüsu daha farklı, en önemlisi içkili versiyonu. Ortak noktaları ise yöresel yemekler yapmaları. Hepsinde klasik bir salata/zeyinyağlı diyebileceğimiz (sıkma bulgur köfteli, turşulu vb) bir salata barı var ve yine hepsinde en azından belli başlı günün yemekleri esnaf lokantası görünümde sergilenmekte. Çiya benim her zaman favorim olmuştur. Hatta daha da ileri gidersem bana göre fiyat - kalite bağlamında bakıldığında en iyisi... Her dönem yetişen sebzelere göre farklı yemekler bulunur. Ama bunların arasında yediğim favori bir sarma hatırlmıyorum.. İşte bu noktada Kiva Han devreye giriyor çünkü ilk defa sarmanın üç halinin birden yapıldığını ve servis edildiğini gördüm. Etli, baklalı ve erikli... Erikli olan ya mevsiminden ya da orjinal tarifinin öyle gerektirdiğinden (-ki yaptığım ufak araştırmada aslen sarmanın yeşil erikli olanlarının yaygın olduğunu gördüm) kuru eriklerle birlikte pişirilmişti. Belli ki sarmaların altına veya katlarına erikler yerleştirilerek onun tatlılığını ve aromasını alsın diye... Çok da başarılı olmuştu bence.. İdil'in favorisi etliydi. Baklalı olan orjinal bir tadı haiz olmakla birlikte hiçbirimizi tam olarak cezbetmedi. Ama denemeye kesinlikle değer. Bir de Koşuyolu'nda bir meyhane/balık lokantası olan Radika da ise vişneli sarmayı denemişliğim var ve o da hakikaten hoştu.. Ama balıklarından uzak kalmak kaydıyla!!
Bu kadar sarmadan bahsetmişken aklıma ilk yaptığım sarma tarifi aklıma geldi. Bir Cumartesi sabahın köründe kalkıp " Ben de sarma yapabilirim" diyerek ve bu konunun aslına inmenin en iyisi olduğunu düşünerek
Mahmud Nedim Bin Tosun'un 1898 de yazdığı
Aşçıbaşı kitabını karşıma açıp Zeytinyağlı Yalancı Yaprak Dolması tarifini yapmaya çalışmıştım.

"
Yaprak taze ( iki taşım kaynar) ya da salamura tedarik olunsun tavaya 5 -6 kaşık zeytinyağ konulup 5-6 da soğan çentilerek kavruldukta üzerine miktar-ı kifaye tuz ve su ilave olunur. Pirinç ayıklanıp yıkandıkta yarı pişecek kadar suyu olmak üzere salınır. Suyunu çekdikte tavayı indirip karıştırıp yaprak dolması gibi sarmaya başlanır. Bu dolma bir parça irice sarılmalı ve buna pişerken EKŞİ ÇAKAL ERİĞİ veya koruk da ilave olunmalıdır.Mevsimi değilse piştikten sonra limon suyu gezdirilir ve baharattan tarçın serpilir" Görülen o ki işin aslında zaten erik var...

Pazar günü ise Sera ile birlikte kızları alıp tıngırı mıngırı Sabancı Müzesine yöneldik. Söz Danışmanlığın burada çocuklar için yapmış olan aktiveteye kızları yazdırmıştık zira. Onları bırakıp, Ağa Han sergisinde gezindik. İslam eserlerinden pek anlamayan iki turist olmamıza rağmen bir çok konuda bilgilenip bir sürü eser görmenin gurur ve onuru içerisinde Müzedechanga'ya oturduk. Oranın yazınki halini ve terasın büyüleyici manzarısını Sera'ya anlatırken söz verdiğim ama kızdırmaktan hoşlandığım için, ısmarlamaktan imtina ettiğim Roze'mizi içtik. Yanında da küçüçük bri sandviç istedik.. Pastramili.... Aman evlerden uzak.. Son derece ağır ve yağlı bir kontrofile ile yapılmıştı ... İçerisine hardalı basmamıza rağmen kendisimizi hiç küçük bir şey yemiş gibi hissetmedik. Oysa ki, yazın tattığım herşeyden ( Gürcü mantısından tutun, tarhanalı cipslerine kadar) ne kadar da memnun kalmıştım. Büyüleyen şey yazın enerijisi, terasın manzarası, nefis ambians mıydı artık bilemiyorum? Belki de ne yediğinizin çok da önemi yok eğer yerken modunuz iyiyse...
Sonuç olarak bugünün sonunda şunu söyleyebilirim ; Küfi, hat sanatında en beğendiğim stildir... Sera'nın kini hatırlamıyorum..


Müzedechanga'nın yaz hali
Sol taraftaki ise kış hali!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder